Taarof geleneği dünyasında nezaket, gurur demektir. İranlılar, karşısındakine kastetmek istedikleri şeyi hissettirip istemedikleri şeyleri ifade eder aslında. Taarof, İranlılar için gönüllerinden geçenleri söylemenin bir diğer yoludur. Peki ya bu iletişim durumuyla ilk kez karşılaşıyorsak?

Yakın dostum Gazeteci Yazar Marco Ribechi ile yapacağımız İran gezimizin başlangıç noktası İstanbul’du. Türk vatandaşları için vize istenmediğinden Marco’nun aksine, uçak bileti almak, havalimanı ile şehir merkezi ulaşım konusunu halletmek ve kalacak bir yer bulmak dışında hiçbir şey yapmamıştım. İtalyan dostumum, bir aylık İran vizesi için daha fazlasını yapması gerekecekti.

WhatsApp Image 2020 04 14 at 20.53.14 1

Bilindiği üzere, ambargo sebebiyle İran’ın bankacılık sistemi Türkiye ve Avrupa ile uyumlu değil.

Visa ya da Mastercard kullanılamıyor. American Express’i sanıyorum söylememe gerek yok! Bu sebeple, turistler için tek yol nakit para ile ülkeye giriş yapmak (USD ya da EURO). Biz de öyle yaptık; ancak nakit para ile seyahat etmenin tedirginliğini üzerimizden hiç atamadık.

Uluslararası İmam Humeyni Havalimanı, Tahran şehir merkezine oldukça uzak bir mesafede. Taksiciler tarafından dolandırılmamak, en önemlisi de güvenli bir seyahat için önceden iletişime geçtiğimiz biri ile anlaşmıştık. Ulaşım ödenecek meblağ 20 USD olarak belirlenmişti. Kişi başı 10 USD oldukça makul bir tutar.

Üç saatlik bir uçuşun ardından Tahran’a vardık. Saatler 05:30’u gösteriyor. Pasaport kontrolünün ardından çıkışa doğru yöneldik ve planlandığı üzere saat 06.00’da gelecek taksiciyi beklemeye koyulduk.

Bir süre sonra çıkageldi. Yabancısı olmadığım sıcak bir karşılama… Tek kelime İngilizce bilmediğinden Azeri Türkçe’si konuştuk. Elbette bir yandan da Marco için çeviri yapıyorum.

Coachsurfing aracılığıyla bulduğumuz ve üç gün kalacağımız lokasyona tam bir saat sonra vardık. Yol boyu hoş bir sohbet tutturmuş; Tahran hakkındaki sorularımızla şoförü fazlasıyla memnun etmiştik.

Taksicinin ücretini taktim etme sırası geldiğindeyse o beklenmedik tepki ile karşı karşıya bulduk kendimizi:

Ben                 : Buyurun ücretiniz 20 USD anlaştığımız gibi.

Taksici           : Aa, olur mu hiç öyle şey! Alamam ücreti, rica ederim.

Ben                 : …

Marco             : Sorun nedir?

Ben                 : Ücreti almıyor.

Marco             : Neden? 20 USD olarak anlaşmıştık. Fazlasını mı istiyor?

Ben                 : Ama ücret 20 USD’idi. Lütfen alın paranızı, olur mu hiç öyle şey!

Taksici           : Olmaz alamam. Estağfurullah!

Bunun üzerine Marco ve ben araçtan şaşkın bir şekilde indik ve bagaja koyduğunuz sırt çantalarına yöneldik. Taksicinin yanına giderek tokalaştık ve cömert davranışı için teşekkür ettik. Hoş, zaten bundan başka ne yapılabilirdi ki böyle bir durum karşısında?

Bir an taksicinin, ücreti alması için girişimde bulunduğum o ilk andaki ifadesinin kaybolduğunu ve düşünceli bir şekilde direksiyonu tuttuğunu fark etmiştim.

Marco ise, bir Avrupalı olarak, geçirmiş olduğu kültürel şoku henüz üzerinden atamamış – İranlıların gerçekten de çok misafirperver oldukları düşüncesini anımsadığından olsa gerek – ağzı kulaklarında tasarruf ettiği parayı cebine geri koyuyor… Bir şeylerin ters gittiğinin bilincine arkamızı dönmüş taksiden uzaklaşıyorum. Marco biraz arkamda, beni takip ediyor. Sonra bir ses duyuluyor arkamızdan: Abi, bakar mısın? Utangaç ve titreyen sesiyle devam ediyor: Ücreti alabilir miyim? Ben ve Marco o an birbirimize bakıyoruz. Sonra ikimiz de gülüyoruz. Ücreti taksiciye uzatıyorum ve açıklama bekleyen gözlere baş başa kalıyor taksici.

Yutkunuyor ve kendinden emin; bir o kadar da mütevazı bir ses tonuyla konuşmaya başlıyor 19 yaşındaki delikanlı: Buna Taarof derler. Nezaket gereği reddedilir; ancak karşı tarafın ısrar etmesi gerekir. Tabi siz nerden bileceksiniz ki, aptallık bende! Benim hatam, kusura bakmayın!

Marco ile birbirimize bakıp gülmeye başlıyoruz, yine. Sonra olur mu hiç öyle şey, ne kusuru diyorum genç taksiciye. Omzunu tutup hayırlı işler diyorum.

Bir sonraki gün girdiğimiz bir markette benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Marco, karşımda (İngilizce) bir Türk gibi ‘’Aaa, olur mu hiç öyle şey! Lütfen alın! İstirham ediyorum’’ diye parayı kasiyerin eline tutuşturuyor. Üçüncü denemede kabul ediliyor para. Düşünceli, farklı kültürleri tecrübe etmenin heyecanıyla devam ediyoruz gezimize.

Yazar: Cem Akdoğan